Kırık Ayna

Ağrı Söz Gazetesinde yayınlanmıştır

1 yıl önce kose-yazilarim etiketinde yazıldı.

Kırık aynalardaki suretinin resmidir,
Düşlerimden çıkarıp büyüttüğüm cismidir,
Hiç kimsem midir benim, bilmem herkes midir?
Yüzü yitmiş yıllardır, aklımdaki ismidir…

Uzun yıllar önceydi, bir bakışı için okul yolunda gözlerimi okul servisinin penceresinden evlerinin bulunduğu yerlere kiraya vermiştim. Okula gelmediği günler, mutluluğa savaş açar, hep yenilirdim kendi meydanlarımda…

Her gün başkalaşan ve hep koyusunu bir ton açık rengine deviren ve gönlümü rehin alan mavi gözleri vardı, hayır, öyle böyle bir mavi değil, biraz mavi üstü, üstünde çok çalışılmış izlenimi verirdi insana biraz uzun bakınca. Ama uzun bakınca servistekilerin diline düşmek de vardı, kıyamazdım yalnızlığımın yokuşuna sürülmesine, hakkında yanlış düşünülmesine yol açmak istemezdim… Kıyamazdım, kıyılabilecek hassas noktasını bilmiyordum aşkın, ki hâlâ bildiğim söylenemez doğrusu…

Çocuksu bir aşkın masumiyetiyle yalnızca sevmek vardı, ve bolca özlemek. Okul kitaplarının kapak sayfası ellerinin aklığını düşürürdü aklıma, okunmamış sayfaları güzelliğinin henüz keşfedemediğim hoyrat maceraperestliğine tutkuyla bağlardı beni. Sesinin kısık halini bilirim yalnız, hiddetine, öfkesine hiç tanık olmadım, bu yüzden bedbahtlığım az değildir. Sevgilinin sesi diyordum, kırılgan bir nesne gibi kulaklarıma aksediyordu, olağan şeylerden söz ederdi hep. Ben utanır konuşamazdım onunla. İçimde bir “mavi umut”tu yalnızca. Şiirlerime giriyor, hece oluyor, uyak oluyor, akrostiş oluyor ve hep zengin kafiye ritminde şiirlere bezeniyordu. Neye benzetsem onun yanında benzettiğim nesne birden düşmanım oluyordu! Kıyamıyordum güzelliğine benzetme yapmaya…

En çok Ahmed Arif okuyordum o zamanlar, ona bir gün kendi kalemimden “Haberin Var mı? ” diye bir şiir yazdım, güç bela okuttum; güçlüğü, zorluğu utangaçlığımdandı… O da sevmiş beni meğer, söyleyememiş. Ona söylemek istediğim bütün sözler, ilk gördüğüm anda zihnimden silinirdi; sonraları öğrendim, aşk dediğin, tutukluluk haliymiş!

Öyküsü uzundur bu tutukluluk hallerinin, bitimsiz bir masaldır. Velhasıl herkes beni “mavi” bilirdi, günümü gecemi maviye boyar yeni günün ilk ışıklarında kimsecikler uyanmadan saklı gizli uyanır maviye boyardım dünyayı…

Her aşk gibi, bunun da sonu hazin; esrik yaşamak, bir büyük boşluk…

Şimdilerde mavisi kirletilmiş bir gökyüzü kaplamış görüyorum evreni; her sabah erkenden kalkıp dünyayı maviye boyayan sevdalılar sanki bu diyarlardan göçtüler, içtiler kaybetmek korkusuyla ‘aşkı yaşayamama’ zehrini…

Oysa kaybetmenin içinde gizemli bir tılsım saklıdır, Attila İlhan’ın dediği gibi:

çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili…